Bazen sanki uykudan uyanır gibi bir anda olduğunuz yere geri geldiğiniz oldu mu? Sanki uzun bir yoldan gelmiş gibi etrafınıza anlamaya çalışan gözlerle bakındığınız, nerede olduğunuzu yeniden kendinize hatırlatmak zorunda kaldığınız… Zihniniz nerede hangi olayın peşindeyse bir anda ipleri serbest bırakıp sanki sizi anın içine geri fırlatmış gibi, bir anda kendinize geldiğiniz…
Gün içinde kim bilir kaç defa olduğumuz yerden başka yerlere gidiyor zihnimiz. Bedeninizin her parçasını hissediyorsunuz, her şeyin burada ve anda olduğunu zannediyorsunuz ama bir uyanıyorsunuz, içinde olduğunuz andaki detayların çoğunluklu yüzdesini kaybetmişsiniz.
“Ben neredeyim?..” Sinir sisteminin hatırlamak istediği çok önemli bir soru bence. Çünkü çoğu zaman zihin geçmişte kalan bir cümleyi tekrar ediyor, gelecekte belki de henüz hiç tasarlanmamış bir senaryonun peşinden gidiyor ama şimdiye uğramıyor. Eminim tanıdık gelmiştir size de. İşte tam olarak bu hal, bu farkındalık kaybı, kafamızdaki seslerin ve yorumların çoğununun da gerçeklikle bağlantısını sorgulatıyor.
Bu sadece bir dikkat dağınıklığı değil, irade eksikliği de değil. Çoğu zaman sinir sisteminin anda kalamayacak kadar yüklenmiş olmasının bir göstergesi…
Peki neden anda kalamıyoruz gerçekten? Neden sinir sistemimiz çılgınca bir savaş alanındaymış gibi davranıyor. Neden bir anın içindeki tadı, dokuyu, kokuyu ve ahengi göremiyor, gördüğünü çarpıtıyor ya da yönetemiyor?
Çünkü zihnin işi aslında anda kalmak değil, hayatta kalmak… Ve bu halin tehlike altında olduğunu hissederse, bizi hayatta tutmak için kelimenin tam anlamıyla tüm tuşlara basıyor. Bize diyor ki “Şu an burada olmak güvenli değil, bununla başa çıkmalıyız.”
Burada da öğrendiklerimiz yani modifiye ediliş biçimlerimiz devreye giriyor. Ekmek aslanın ağzında diyen, durursan kaybedersin bilinciyle yetiştirilen bir nesilseniz, haliyle durmak ya da yavaşlamak sinir sisteminiz tarafından tehdit olarak algılanıyor. Ya da çalışmadan geçirdiğiniz bir gün, bedeninize stres olarak yükleniyor. Hareket ve hareketsizlik, tıpkı gece ve gündüz gibi. Tıpkı güneş ve ay gibi… Birlikte hareket ederse ancak dengeli bir hareket ortaya çıkıyor. Ne fazla koşarak ne de sadece durarak dengeli bir yaşam süreceğimizi iddia edemiyoruz bu yüzden.
Evet, geçmişi ve geleceği kontrol edemiyoruz belki ama zihnimizi kontrol edebiliyoruz. Ve o kadar önemli, o kadar emek isteyen bir pratik ki, insanın tüm yaşama bakışını, bakışını geçtim yaşama şeklini kökten değiştiriyor. Yaşamına nasıl yön ve şekil vereceğini belirliyor. Direksiyonu hayatta kalmaya çalışan bir zihnin elinden alıp, bilincin ve farkındalığın eline veriyor. Bilmiyorum bu cümlenin önemini içinizde bir yerde hissediyor musunuz? Ancak gün içinde yaptıklarınızı lütfen şöyle bir tek tek ayıklayıp kenara koyun. Bir soruna yaklaşma biçimleriniz, varsayımlarınız, tepkileriniz, duruşunuz, nefesiniz, bedeninizin durma biçimi ve durma kalitesi… Her şey sinir sisteminizin reaksiyonlarını gösteriyor. Yani şu an hayatımda ne yaşıyorsam, bir yerde, bir noktada sinir sistemimin o konuyla bağlantıda olma şeklini görüyor ve yaşıyorum.
Kendinizi tanımaya meraklı insanlarsanız sinir sisteminizin nasıl tepkiler verdiğini öğrenebilirsiniz. Nerede kendinizi gergin hissediyorsunuz, nerede rahat ve merkezde hissediyorsunuz, nerede durmakta zorlanıyorsunuz ya da varolmaktan keyif alıyorsunuz, hangi konuda kendinizi rahatsız ya da huzursuz hissediyorsunuz? Bedeniniz, nefesiniz nerede nasıl tepkiler veriyor?.. Ve sadece sormak da değil, sinir sisteminizi güvende olduğunuza ikna edebilirsiniz farkındalığınızla. Çünkü o güven ortamını içinizde siz yaratabilirsiniz. Üzerine oldukça çalışılması gereken konular…
Dilimize pelesenk olmuş ama uygulamada belki de soru işaretiyle birlikte havada asılı kalmış “anda olmak” konusu, düşünmeyi durdurmak değil. Zihni susturmak da değil. Meditasyonda “iyi olmak”, bir pozu çok güzel yapmak ya da bir şeyi başarmak da değil. Anda olmak zaten her halinle varlıkta mevcut olduğunun idrakına varmak. Eksik, tam, başarılı, başarısız, güzel, çirkin yok. Sadece olan var.
Biz her filtresiz ve yorumsuz bir gözle yaşama baktığımızda aslında sinir sistemimize de şunu hissettiriyoruz. “Şu an güvendeyim. Buradayım. Buradan kaçmam ya da bir şeyle savaşmam gerekmiyor.”
Şimdi çok kısa bir pratik…
Dikkatini nefesine getir. Göğsüne değil karnına nefes al. 3 al, 10 ver…
Ayaklarını yere bas, nerede olduğunu hatırla. Etrafına bak, yorum yapma sadece bak.
İçinden geçtiğin duyguyu fark et, düzeltmeye çalışma.
Belki de zihnimiz yoğunlaştığında, suyun biraz bulanmaya başladığını hissettiğimizde kendimize artık başka bir soru sormalıyız?
• Şu an sinir sistemim neye ihtiyaç duyuyor?
• Bedenim bana ne anlatmaya çalışıyor?
• Burada olmak benim için şu an güvenli mi? Değilse bu güvensizlik hissi nereden geliyor? Gerçekten tehlike var mı yoksa bilinçaltım bana bir şey mi söylemeye çalışıyor?
Zihnin salınımları içinde her zaman andaki detayları fark edemeyebiliriz, her zaman buradayım ve güvendeyim de diyemeyebiliriz. Bazen güvensizliğin içinden de geçmemiz gerekir çünkü. Ama en nihayetinde, geçip gidecek güce ve iradeye sahip olduğumuzu hatırlayabilir ve sadece başımızı yaşamın önünde öne eğebiliriz.
Hayat, yürüyemeyeceğimiz yola bizi çıkarmaz. Hayata güvenerek yola devam. Ve dikkatle dinlersen, sen de merakla sorduğun bir “Ben neredeyim?” sorusunun cevabını sessizce duyacaksın içinde. “Evdesin, zaten hep oradaydın…”
